Davut Nuriler Web Sitesi

BALKANLARI ANLAMAK VE ANLATMAK

Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın geçen hafta gerçekleşen Atina ve Gümülcine seyahati vesilesi ile Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlığın asırlık ne tür  baskılarla iç içe yaşamak zorunda olduğunu, daha doğrusu,  hayatta kalmayı nasıl başardığını  bir kere daha yerinde görme fırsatı bulduk. Ekim ayında Cumhurbaşkanımızın Belgrad ve Yeni Pazar ziyaretinde yaşananları unutmuş değiliz. Onların verdiği mücadelenin yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Yeni Pazar’lı Boşnakların Türkiye Cumhurbaşkanına gösterdikleri ve heyeti hayretler içinde bırakan olağanüstü sevgi ve ilgiyi bir kere daha hatırlatarak, Balkanların tamamı ile ilgili bazı gerçeklere vurgu yapmak istiyorum.  Gümülcine’liler de benzer bir ilgiyle anavatandan gelen bu çok önemli misafiri bağırlarına bastılar.

Cumhurbaşkanının Atina ziyareti dolayısıyla, LOZAN anlaşması da haftanın en çok tartışılan konularından birisi oldu. Ancak Lozan’ın ele alınış biçimi, eskiden olduğu gibi anlaşmanın zafer mi hezimet mi olduğundan öteye geçemedi. Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızın maruz kaldıkları insan hakları ihlallerinin yeteri kadar gündeme gelmemesi eksikliktir.  Lozan’ın, enine boyuna tartışmamız gereken esasını dikkatlerinize arz etmek istiyorum. Yunanistan ve Türkiye Cumhuriyeti, attıkları imzalarla Batı Trakya’da Türklerin ve İstanbul’da Rumların azınlık haklarını tanıyacaklarını kabul etmişlerdir. Son yarım asırda yaşananları dikkate aldığımızda azınlıklar açısından iyi bir tablo ile karşı karşıya olmadığımızı kabul etmeliyiz. Varlık vergisinden sonra, 1955 yılının 6-7 Eylülünde  İstanbul’da yaşanan olaylarda gayrımüslimlerin ve  Rumların haklarının ciddi manada ihlal edildiğini kabul etmeliyiz.  Bu olaylar İstanbul’un fethedildiği 1453 yılından beri benzeri yaşanmamış,  Türk Milletinin şerefli tarihi ile bağdaştırılması mümkün olmayan ilkel bir barbarlıktan başka bir kelime ile ifade edilemeyecek olaylardır. 20 yıl sonra 1974 yılında Kıbrıs savaşının oluşturduğu baskı ortamı sebebiyle olsa gerek,  İstanbul’da yaşayan yerli  Rum nüfusun çoğunluğu,  İstanbul’u terk ederek, ya Yunanistan’a ya da Batı’ya göç etti. Devlet isteseydi bu nüfusun İstanbul’dan ayrılmasını önleyici tedbirler alabilirdi.

“Çuvaldızı karşısındakine batırmadan önce, iğneyi kendine batır” diyen atasözümüze gereğini yaparak İstanbul Rumlarının başına gelenleri anlattıktan sonra,  Batı Trakya’daki soydaşlarımızın nasıl bir zulüm altında olduklarına gelelim. Detaylara boğulmadan işin özüne bakalım. Atina rejiminin,  Batı Trakya’lı soydaşlarımızı TÜRK AZINLIK olarak kabul etmemesinin, tüm problemlerin en önemli kaynağını oluşturduğunu düşünüyorum. Bu hamle ile Türkiye ile Batı Trakya arasındaki bağlar koparılmak Batı Trakya yalnız bırakılmak isteniyor. Osmanlı’dan günümüze intikal eden Vakıflar ve müftülük meselelerinin gündeme bile gelmemesi vicdanları kanatıyor. Halbuki Anadolu’daki devletimizin, Türkiye Cumhuriyeti adı altında, ilanından 10 yıl önce, 1913’te, Balkan harpleri sonunda bugünkü Batı Trakya topraklarında bir Türkiye devleti kurulduğunu hatırlayacak olursak, bu soydaşlarımızın Türklüğünü tartışmanın abesliği ortaya çıkar. Peki,  Yunan tarafı, Batı Trakya’daki soydaşlarımızla ilgili iddiasını neye dayandırıyor diye sorulacak olursa, verilecek cevap: Lozan’dır. Lozan’da azınlıklar din olgusu esas alınarak tarif edilmiştir. Yunanistan bu gerekçeye sığınarak baskılara devam ediyor.  soydaşlarımıza uygulanan zulümlerin sona erdirilmesi,  Atina’nın  Batı Trakya’da yaşayanların  Türk kimliğini  kabul etmesinden geçiyor. Ancak bu kolay çözülecek bir problem gibi görünmüyor. Yunanlılar bu iddialarına dayanak olarak,  Batı Trakya’nın günün birinde  Türkiye tarafından ilhak edileceği  tehlikesi ile izah ediyorlar.

BALKANLARDAKİ  AZINLIKLARIN  PERİŞAN  HALİ…

Yazımızın başlığına dönelim. Lozan Anlaşması ile varlıkları kayıt altına alınan Batı Trakya’lı soydaşlarımıza insan hakları sağlanamazken, hiçbir uluslar arası anlaşmada varlıklarından bahsedilmeyen, eski  Osmanlı  coğrafyasında Rumeli’de yaşayan diğer  Müslüman azınlıkların durumu, tam bir felaket tablosu arz etmektedir! Nerede olursanız olun günümüzde  azınlık olmak,  baştan bazı haklardan mahrum olmak manasına gelmektedir. Söz konusu coğrafya  Balkanlar ise, hele bir de Müslümansanız,  yaşama hakkınız bile birilerinin insafına kalmıştır. Bosna-Hersek’te çoğunluk olan Boşnakların başına gelenleri herkes biliyor. Onun için azınlık olsun, çoğunluk olsun Balkanlar’da yaşayan Müslüman toplumların içinde bulundukları durumu anlamanın anlatmanın da başlı başına bir problem olduğunu düşünüyorum.  Balkanlarda yaşananlarla ilgili muhatap olduğum sorular konunun hala yeterince anlaşılmadığını gösteriyor. Anormal baskılar, gündelik  uygulamalara dönüşmüştür.

Balkan yarımadasında yaşayan Müslüman Milletler her şeyden önce içinde yaşadıkları ülkelerin ve dünyanın siyasi şartlarından tamamen bihaber yaşamaktadırlar. Çünkü onlar toplumun en eğitimsiz ve en fakir tabakasını oluştururlar. İçinde yaşadıkları toplumdan dışlanırken ait olduklarına inandıkları  Türkiye’nin ise, dışındadırlar.  80li yıllarda AB tam üyesi olan Yunanistan’da  Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımız içine girdikleri Avrupa Birliğinin sağladığı insan haklarından habersizdiler. Onları önce temel insan hakları konusunda ciddi bir eğitimden geçirmek gerekir. Batı Trakya’lı soydaşlarımız bu hakların varlığını geç fark etmiş, ancak geçen zaman içinde Atina rejimi,  hak ihlallerini nerede ise bir hukuk haline getirmiş durumda.  Mağduriyetlerini önlemek için AİHM’sinin Yunanistan aleyhine verdiği kararları uygulayacak devlet kurumları, herhangi bir müeyyide ile karşı karşıya değildir. Bulgaristan’daki durum da aynısıdır. Buranın Yunanistan’dan farkı, uzun yıllar Komünist asimilasyona maruz kalan soydaşlarımızın, milli ve dini kimliklerinden gittikçe uzaklaşmakta olduklarıdır. Bu alandaki çalışmaların yetersizliği hepimizi düşündürmelidir.

Balkanlardaki Müslümanlarla ilgili problemlerin özünde, LOZAN konferansında azınlıklar komisyonunun Batı Trakya ve İstanbul Rumları dışındaki tüm azınlıkları yok saymasından kaynaklanmaktadır. Halbuki 1922 kasımında Lozan Konferansının azınlıklar komisyonu çalışmalara başladığı zaman Osmanlı coğrafyasının her tarafından temsilciler gelmiş, Osmanlı’nın dağılması ile ortaya çıkan otorite boşluğunun nasıl doldurulacağı gündeme alınacak, konuşulacak karara bağlanacaktı.  Ancak OSMANLI’NIN doğal mirasçısı olarak masaya oturan, İsmet İNÖNÜ’nün başkanlığında  Ankara’dan gelen TBMM  heyeti, milyonlarca eski Osmanlı vatandaşı müslümanı ilgilendiren Osmanlı Milletleri konusunu gündeme bile getiremedi. Asırlarca Osmanlı yönetiminde yaşamış bu toplumlar sömürgecilerin insafına terk edildi.   İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insan hakları evrensel beyannamesi ve soykırımları önleme sözleşmeleri yürürlüğe girerken,  Balkanlardaki azınlıkların insan hakları bir kere bile  gündeme gelmedi. Balkanlardan sürgün edilmiş bir mağdur olarak bu duyarsızlığa isyan ediyorum. Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya’dan milyonlarla ifade edilebilecek sayıda soydaşımız Türkiye’ye sürülürken hem dünya hem de Türkiye’deki herkes bu zulümleri sessizce seyretti. Bu tepkisizliğin sebebi cehalet mi? Duyarsızlık mı? Anlamaya çalışıyorum.  Balkanlar’dan Türkiye’ye sürülen milyonlarca insanın eski vatanlarına ve orada yaşayan yakınlarına karşı sergilediği duyarsızlığı izah etmek çok daha zordur.   Balkanlarda bir asırdır yok sayılan insanımız ve mirasımızla ilgili yapılacak iş o kadar çok ki, saymakla bitmez.  Bu devasa işlerin üstesinden gelmek için oralarla bağları olan yeni bir nesil yetiştirmek gerekiyor…