Davut Nuriler Web Sitesi

BOSNA’NIN BAĞIMSIZLIĞI ÜZERİNDEN AVRUPA BİRLİĞİNİN GELECEĞİNİ OKUMAK

Uzun bir geçmişi olan Balkanlar’daki istikrar arayışlarının sonuncusu, AB tarafından 2013 yılında başlatıldı.  AB tam üyeliği karşılığında Brüksel’de bir çerçeve Anlaşma ile başlatılan Kosova-Sırbistan’ı uzlaştırma çabaları on yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen beklenen olumlu bir sonuç vermedi. Bu başarısızlığın ortaya çıkardığı boşluk, birileri tarafından hemen dolduruldu. ABD eski başkanı D. Trump’ın iktidarının son yılında AB’yi yok sayarak yürüttüğü ve seçim şovundan başka bir manası olmayan diplomasi manevraları, bölgedeki sorunların çözümüne hiçbir olumlu katkı sağlamadı,  hatta ihtilafları daha da derinleştirdi. Bu manevralardan hafızalarımızda, Kudüs’ün Kosova ve Sırbistan tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması dışında hiçbir şey kalmadı.

2016 yılında Hırvatistan’ın AB tam üyeliğine alınmasından sonra,  AB’nin genişleme sürecinin devamı niteliğinde Balkanlar’ı dahil etmek için yeni adımlar atıldı. Arnavutluk, Kosova, Bosna ve Kuzey Makedonya’ya tam üyelik için 2025 yılı hedef gösterildi. AB’nin bu sürpriz hamlesinin Rusya ve Çin’in hatta Türkiye’nin bölgede önünü kesmek amacı taşıdığı söylenebilir. Ancak son 2-3 yılda birçok ev ödevini yerine getiren hatta adını bile değiştiren Kuzey Makedonya ile birlikte sıra bekleyen ülkelerle müzakere süreci sürpriz bir şekilde başlatılamadı. Brüksel’de alenen deklere edildiği halde, aday statüsü kazanamayan Makedonya’da, AB’ye girmek için yoğun bir uğraş veren, Zoran Zaev başkanlığındaki hukümet, güç durumda kaldı. Brüksel’in bu yanlışı Kuzey Makedonya’nın NATO’ya alınması ile giderilmeye çalışıldı.

AB bu şekilde kararsız ve tutarsız davranışlar sergilerken Balkanlar’a açtığı kredilerle, satın almalarla,  ciddi alt yapı yatırımları yapan Rusya ve Çin’in etkisinin artmasından şikayet etmekten de geri kalmıyor. Rusya ve Çin gibi dünyanın bir ucundaki ülkelerin Balkanlar’da yayılmasını şikayet etmenin  mantıklı  gerekçeleri olabilir. Ancak beş asır bölgeyi barış ve istikrar içinde yönetme başarısı gösteren, sayısı binlerle ifade edilen mimari eserin sahibi ve bölgenin ayrılmaz coğrafi bir parçası da olan Türkiye’nin, Balkanlar’daki varlığından, AB sözcülerinin hangi gerekçeyle şikayet ettiklerini anlamak mümkün değildir. Kaldı ki Türkiye’nin bölge ile coğrafi yakınlık yanında, 5 asırlık tarihe dayalı güçlü bağları vardır. Rusya’nın Slav-Ortodoks bağlarından bahsedebiliriz. Ancak, Çin’in ekonomik açılım dışında Balkanlar’la her hangi ortak bir noktası, ideolojik rejim ihracı gibi  hedefi olmadığı herkesçe bilinen bir gerçektir.

Son yıllarda AB içinde, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi değerlerin geri plana itildiği, yerine, ülke menfaatlerinin öne çıkarıldığı dikkat çekecek bir sıklıkta gündemde yer alıyor.  Bunun en bariz örneği mültecilere ve yabancılara karşı artan nefret söylemleri  ve  seçimlerde  oylarını artıran aşırı   sağcı  milliyetçi partilerdir.

AB’nin kuruluş felsefesinde yer alan evrensel insan hakları ve demokrasi gibi değerlerin bir kenara bırakılması ile bu savruluşun bizzat AB içindeki bazı çevreler ve insan hakları gözlemcileri tarafından endişe ile dile getirildiğine şahit oluyoruz. Mesela, Arnavutluk Kuzey Makedonya ve Bosna’ya vaat edilen adaylık statüsü verilmesinin, Fransa tarafından engellendiği ve bu tavrın Almanya ile rekabetten  kaynaklandığı  haberlerinin  medyada dilden dile dolaştığını duyuyoruz.  Kaldı ki, ortak AB  anayasası,  Avrupa ordusunun oluşturulması gibi çok önemli konularda  hiçbir ilerleme kaydedemeyen Avrupa Birliğinin geleceğinin,  Brüksel’de bile her geçen gün daha fazla endişeli tartışmaların konusu olduğu konuşuluyor.

Balkan coğrafyasında yaşayan sade vatandaşlar, etnik gerginlik ve çatışmalardan yoruldu, bıktı. Bu gerginlikten beslenen ırkçı şoven partiler politik cambazlıklarla, ellerine geçirdikleri kamu kaynakları ile iktidarlarına devamlılık kazandırmayı başarıyor. Siyasi partilerden ümidini kesen sokaktaki vatandaş seçimlere katılmıyor. Bu sebepten olsa gerek seçimlere katılım yüzde elliyi geçmiyor. Dolayısıyla ülke nüfuslarının yarısını oluşturan mağdur kitleler, siyasal temsilden mahrum kalıyor. Meydan, iktidardan nemalanmayı bir yaşam tarzı haline getiren ırkçı  partizan kadrolara kalıyor. İktidarı elinde tutan partiler medyayı da istedikleri gibi kontrol ettikleri için farklı fikirlerin taraftar bulması yani muhalefet partilerinin iktidar alternatifi haline gelmesi mümkün olmuyor. Demokratik kültürün yayılması   yerine   ırkçı partilerin hakimiyeti artıyor.

 Batılı demokrasilerde olduğu gibi bir siyasi yapıdan Balkanlar’da bahsetmek maalesef mümkün değil. Avrupa demokrasilerinde muhafazakâr partilerle sosyal demokrat partilerin yarıştığı bir ana yapı vardır. Ancak balkanlarda böyle bir yapıdan bahsetmek mümkün değildir. Balkanlar’daki siyasi yarış, ülkenin kalkındırılmasından ziyade,  kimin daha çok milliyetçi olduğu konusunda cereyan ediyor.

                         BOSNA’NIN  BAĞIMSIZLIĞI  AVRUPA  BİRLİĞİNİN  GELECEĞİ

 Avrupa Birliği İkinci Dünya Savaşı gibi büyük bir felaketten sonra yeni bir savaşın yaşanmaması gibi bir ihtiyaç sebebiyle ortaya çıktı. İnsan hakları demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi değerler üzerine inşa edildi. Baştan altı ülke ile başlayan bu oluşum yarım asır gibi bir sürede tüm Avrupa’yı içine alacak devasa bir evrensel güç olarak büyüdü gelişti. Geçen altmış yıl boyunca sürekli büyüyen birlik İngiltere’nin ayrılması ile ilk defa bir küçülme ile yüz yüze geldi. Bu olay bir ilkti ve hem İngiltere  hem de Birlik şimdiye kadar böyle bir deneyim yaşamamıştı. İngiltere’nin Birlikten ayrılmasından sonra  birçok dış politika tercihlerinde ABD ile ortak hareket ettiğini görüyoruz. Bunun tipik  örneği halen yaşadığımız Ukrayna krizidir.

 Bağımsız Bosna-Hersek ise eski Yugoslavya’nın kanlı bir şekilde dağılması ile ortaya çıktı. Onun da dayandığı değerler aynen AB’nin kurucu değerleridir. Eşit vatandaşlığa dayalı üniter yapı ile ilan edilen bağımsızlık, komşu iki devlet tarafından tanınmak istenmemiş ve saldırıya maruz kalmıştır. 1 Mart 2022’de kuruluşunun otuzuncu yılını idrak edecek olan bağımsız Bosna, ilan edildiği günden bugüne insan hakları demokrasi farklı kültürlerin barış içinde yaşama geleneğini ateşli bir savunucusu olma özelliğini hep yaşattı ve sadakatle bağlı kaldı.  Bu yönü ile Bosna AB’nin küçük bir prototipidir. Bu münasebetle bağımsız Bosna’yı savunmak evrensel insan hakları beyannamesi ile ilan edilen değerlerin savunulması ile eşdeğerdir.

2021 yılının Ağustos  ayında  dokuz yıldır Bosna’da yüksek temsilcilik görevi yürüten Valentin İnzko görevini Alman devlet adamı Christian Schmidt’e devretti. Yüksek temsilcilik makamı P.İ.C. Barış uygulama konseyi adına yetki kullanır. BM Güvenlik konseyine karşı sorumludur. Yasama yürütme ve yargı konularında çok geniş yetkilerle donatılmış olan yüksek temsilcilik makamı Bosna’daki barış ve istikrarın devamından sorumludur. Valentin İnzko görevinin son gününde Srebrenica soykırımını inkarı suç  sayan bir kanunu yürürlüğe koydu. Bosna’daki Sırp yönetimi bu kanunu tanımayacağını ve Srebrenica soykırımını inkar ettiğini alenen duyurdu. Bununla da yetinmeyen Sırp lider M. Dodik Bosna devletini tanımadığını ve devlet kurumlarından çekildiğini söyleyerek meydan okudu. Hakikatte bu meydan okuma sadece Bosna’ya değil bağımsızlığın garantörü olan AB ve BM ye yöneliktir. Her ne kadar Bosna’daki kriz Ukrayna’nın gölgesinde kaldı ise çözüm bekliyor.  Avrupa Birliği Bağımsız Bosna ve Ukrayna üzerinden tarihinin en önemli imtihanından geçiyor. Sonucunu merakla bekliyoruz.

22 Şubat  2022                                                                                                 DAVUT   NURİLER