Davut Nuriler Web Sitesi

OSMANLININ TÜKENMEYEN HAZİNESİ: VAKIFLAR

Osmanlının Gelibolu’daki Çimpe kalesini fetihle başlayan Avrupa yürüyüşü asırlar boyu devam etmiş ve  etmektedir. Kısa zamanda Edirne’yi fetheden Osmanlı Orduları ilk şehirlerini ve günümüze ulaşan bir çok anıt eserlerini Trakya’da balkanlarda vermiştir. İstanbul’un fethi ile global  süper bir güce erişen Osmanlı Devleti, her sahada evrensel ölçüler koymaya ve dünyayı biçimlendirmeye başlamıştır. Bunu yaparken de VAKIF müessesesini en geniş manada kullanıp geliştirmiştir. FATİH SULTAN MEHMED’İN İstanbul’u fethi ve AYASOFYA’YI bir vakıf eliyle camiye çevirmesi vakıf kurumunu öne çıkarmıştır. Günümüze ulaşan bu vakfiye kendinden sonra kurulacak vakıflara model teşkil etmiştir.

Özüne baktığınız zaman vakıf: “özel bir bireyin kendi iradesiyle,  mülkiyetindeki bir varlığı kamunun kullanımına sunmak, devretmek” şeklinde tarif edilebilir. Osmanlı balkanlara ulaştığı zaman, Bizans’ın zayıflamasıyla, bölgede asırlar süren bir istikrarsızlık hüküm sürüyordu. Osmanlı’nın gelişiyle bölgede yaşayan halkların,  önce temel insan hakları teminat altına alındı. Kurulan hukuk ve adliye sistemi ile de, adalet ve istikrar sağlandı. Üreticilerin imkanlarını zorlamayan sürdürülebilir bir vergi sistemi ile üretim ve ticaret artmış, bölge  insanı zenginleşmişti. O zamana kadar böyle bir istikrar görmeyen bölge halkları Osmanlı’yı benimsedi. Çok farklı dil din ve etnik yapıdan oluşan insanların barış içinde yaşadığı bir düzen kurmayı başaran Osmanlı idaresinin, bölgeye vakıflar eliyle getirdiği hizmetleri anmazsak  resim eksik kalır.  Bölgeyi yönetmekle görevlendirilen Osmanlı paşa ve beyleri, kurdukları vakıflar eliyle  yeni yeni şehirler kurdular, bu şehirleri çok güzel anıt eserlerle donattılar. Külliye( imaret ,medrese, hamam, kütüphane…vs..) şeklindeki Camiler, kaleler, köprüler, bezistanlar, çarşılarla kamu hizmetleri bedelsiz karşılanan balkan insanı Osmanlı yönetimiyle her yönüyle bütünleşmiştir. Osmanlı devletinin  bölgede asırlarca varlığını sürdürmesinin en geçerli izahı bu olsa gerek. Kanuni Sultan Süleyman dönemi ile zirve çağını yaşayan Osmanlı,  vakıfları eliyle Yemen’den Budapeşte’ye,  tüm coğrafyasını güçlü bir alt yapı ve anıt eserlerle donatmıştır.

Osmanlı Devletinin 18. Asırdan itibaren siyasi askeri ve iktisadi istikrarını giderek kaybetmeye başlamasıyla baş gösteren olumsuzluklar vakıfları da derinden etkiledi.  Özellikle vakıfların  yönetim ve denetimlerinde görülen dağınıklığın giderilmesi, yolsuzlukların önlenmesi amacıyla, merkezi bir anlayış getirmek için 1826 yılında Evkaf-ı Hümayün Nezareti kuruldu. Yani tüm vakıflar tek bir bakanlığa bağlandı. Tek bir idari otorite altında toplanan vakıfların gelirlerinin hızla düştüğü görüldü. Geçen zaman içinde vakıf eserleri harap ve bakımsız hale gelmeye başladı. II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde vakıfların durumu daha da kötüleşti.  10 haziran 1911 de çıkarılan bir kanunla işlenmeyen topraklarla harap binaların satışı dışında yeni hiçbir adım atılamadı. Bu kadar sıkıntılara rağmen vakıfların genel iktisadi hayat içindeki payının en az % 20 olduğu tahmin ediliyor. Bu dönem konu ile  ilgili atılan tek adım, vakıflarda çalıştırılacak elemenları yetiştirecek  bir evkaf mektebi kurulması olmuştur.

TBMM Hükümetleri döneminde 2 mayıs 1920 de çıkarılan kanunla “ŞER’İYYE VE EVKAF VEKALETİ “ adını almış olan bir bakanlığın, vakıfları idare etmesi öngörülmüştür. Bu yapı asırlarca en önemli görevi eğitim olan vakıfların, hayatiyetlerinin devam ettiğini göstermektedir. LOZAN Anlaşması ile Ortadoğu’dan Kafkasya’ya Kuzey Afrika’ya, Balkanlara uzanan bir çok Müslüman toplum batılı emperyalistlerin insafına terk edildi. Dolayısıyla bu coğrafyalardaki Osmanlı mirası vakıflar da kendi haline bırakılmış oldu. İngiltere ve diğer batılı devletler Lozan’da Yunanistan’da yaşayan Batı Trakya Türkleri dışındaki tüm Müslüman milletlerin hiçbir talebinin gündeme gelmesine, görüşülmesine izin vermedi. Halbuki Mısır, Irak, Suriye, Kafkaslar ve Balkanlardan gelen bir çok heyet geleceğini görüşmek için Lozan’a gelmiş, ancak hala açıklanmayan sebeplerden dolayı hiçbir sonuç alamadan geriye dönmek zorunda kalmışlardı. Musul  ve Kerkük konusu dışında bu kadar geniş coğrafya ve milleti ilgilendiren bu konunun şimdiye kadar niye gözden kaçırıldığını anlamak mümkün değildir. Genç tarihçilerin bu konu üzerinde hiç vakit kaybetmeden araştırma yapmalarını hararetle tavsiye ediyorum.

1924 yılına geldiğimizde saltanat ve hilafet kaldırıldı. 3 mart 1924 günü  TBMM’de 429 sayılı kanun ile  “ŞER’İYYE VE EVKAF VE ERKAN-I HARBİYYE VEKALETLERİ” ilga edildi. Bu kanunun ikinci maddesinde “ evkaf umuru, milletin hakiki menafiine muvafık bir şekilde halledilmek üzere şimdilik bir müdir-i umumiye şeklinde başvekalete tevdi’ edildiği ifade edilmektedir. Aynı gün 430 sayılı tevhid-i tedrisat kanunu ile bütün müessesat-ı ilmiye ve tedrisiyyenin maarif vekaletine devri sağlanmıştır. Bu kanunla, asırlarca  tek vucut yaşayan  eğitim sistemi ile vakıflar birbirinden tamamen ayrılmıştır.  Türkiye Cumhuriyetinde eğitim ile vakıfları birbirinden ayıran bu uygulama Balkanlarda yaşanmamış Osmanlı vakıfları ve eğitim kurumlarının bütünlüğü kısman de olsa muhafaza edilmiştir.

Özellikle çoğunluğu Müslüman olan şehirlerdeki Osmanlı vakıfları ve eğitim kurumları varlıklarını 2. Dünya savaşına kadar sürdürme başarısı göstermişlerdir. Ancak  2. Dünya savaşının felaket açlık yokluk yılları bu kurumların ekseriyetinin dağılması ile sonuçlanmıştır. Ayakta kalabilenler ise Komünist rejimler tarafından kapatılmış ve varlıkları gasp edilmiştir.

Günümüze gelecek olursak Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan tarafından kurulan hükümetler Vakıf Eserlerin restorasyonuna önem vererek başta İstanbul’daki selâtin camileri olmak üzere, binlerce ecdat yadigarı eser ihya edilmiştir. 20 şubat 2008 tarihinde kabul edilen 5737 sayılı kanunla Türkiye’deki vakıflar mazbut, mülhak, yeni ve esnaf ve cemaat vakıfları olarak 4 ana bölümde ele alınmıştır. Cemaat vakıfları dendiğinde İstanbul’da bulunan gayrimüslim vakıfları da kastedilmektedir. Bu vakıflarla ilgili 1974 yılında Yargıtayın aldığı bir kararla çok sayıda gayrı menkul millileştirilmiş idi. Ermeni bir vakfın AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNDE yaptığı müracaatla bu malların iadesi istenmişti. 2007 yılında AİHM verdiği bir kararla Türkiye devletinden  bu varlıkların sahiplerine iadesi istenmişti. Birkaç yıl sonra hükümet bu gayrı menkulleri gayrimüslim vakıflara iade etti. İade edilen gayrimenkullerin parasal değeri milyar dolarla ifade edilmektedir. 5737 sayılı kanunda ifade edildiği üzere devletimiz sadece sınırlarımız içinde değil sınırlarımız dışında kalan vakıflarla da ilgilenmekle vazifelendirilmiştir. Bu sebeple Balkanlarda hala varlığını sürdüren vakıfların desteklenmesine öncelik verelim.  2. Dünya savaşı sonrası mülkleri komünist rejimler tarafından talan edilen  Müslüman  vakıfların gayrimenkul varlıklarını geri kazanmaları için açacakları davalar konusunda onlara destek verelim. Türkiye Cumhuriyeti gayrı Müslim vakıflara haklarını geri verirken Balkanlardaki Müslüman vakıfların emanetlerine sahip çıkan soydaşlarımıza sahip çıkmak   öncelikli görevimizdir. Çünkü AİHM açtığı bu yol meşru’ haklarımızı almak için tek yoldur.